Erhan‘ın FF‘de yaptığı bir yorumla Vadi Efe’nin markaların pazarlama adına ürettiği oyunlar (Advergaming) ile ilgili yazısı gözüme çarptı. Yazıda bu tür oyunların markaya olan yararı irdeleniyor.
Vadi Efe, bu oyunların ticari bir ürüne aidiyet hissi yaratıp yaratmadığı ve tarafsız mecralarda olmadıkça tüketici üzerindeki etkisinin ne derecede yoğun olduğu konusunda eleştiriler getirmiş.
Bence, bir advergame eğer deneyimsel pazarlama (Experiential Marketing) örneği olabilecek kadar başarılıysa kesinlikle markaya katkısnı büyük.
Pek tabii, her advergaming örneği tüketicide markaya bağlılık sağlamayabilir. İşte tam burada da oyunun kurgusu ve ürünün oyun içindeki konumlandırılması (Product-bundling) işin içine giriyor.
Geçen yazıda bahsetmiştim; “Artık esnaf ağzı pazarlama” işe yaramıyor. Evet, gerçekten de öyle. Yani “Bizim ürün çok şahane bi’ bak, bi’ dene ne olur, ucuzuz da ha!” anafikrinden öteye gitmeyen reklam ve pazarlama stratejilerinden bahsediyorum.
Pazarlama konferanslarının aranan ismi Seth Godin her fırsatta, artık TV ve benzeri kitle iletişim araçalarıyla (mass-media mecralarıyla) sürdürülen pazarlama tekniklerinin körlüğe yol açtığını söylüyor. Haklı, çünkü kitle iletişim araçları, uçlardaki insanları yok sayıp ortalama insanlara reklam sunmayı hedefliyorlar. Çünkü böylece daha çok kişiye ürünlerinin reklamını ulaştırmış oluyorlar. Ortalama her zaman çoğunluğun yığıldığı yerdir çünkü.
Geçen yazıda bahsettiğim 30bin kişiye ulaşan elektrikli odun kesme motorun reklamını yapan spam maili düşünün acaba ortalama insanlara gönderilen bu iletiyi kaç kişi “Hmm, alsam mı acaba” diye okumuştur?
Ya da şöyle düşünelim, ürününüzü direk yollarla övmek artık ne kadar farklındalık yaratıyor? Neredeyse tüm markalar bunu söylemiyor mu; “Benimki daha iyi“.
Geçmişte olsak işe yaramaya devam edebilirdi bu taktik ama artık eskiden olduğu gibi 3-5 marka arasından seçim yapmıyoruz ki. Yüzlerce marka aynı şeyi söylüyor, fark ne?
Bazı pazarlamacılar baktılar ki, 10-15 saniyelik “Ben en iyisiyim, süperim beni al” reklamları artık işe yaramıyor, mükemmel(!) bir yaratıcılıkla “Madem bunlar işe yaramıyor, uzatalım yarım saat reklam yapalım, dizi gibi olsun” formatını buldular. 15 saniyelik reklamda kurulan cümleyi yüzlerce kere, yarım saat boyunca tekrar edince satabiliriz zannettiler. Ne garip! Ne akıllıca bir çözüm!
Sorunun kurdukları cümlede olduğunu kavrayamayıp, “Az geliyor insanlara bu reklam, çok çok izletelim“in çözüm olduğun düşündüler. İnanılacak gibi değil!
Üçüncü kalite oyunculara ezberlettikleri “övgü” cümleleriyle yarım saat boyunca, gecenin bir yarısı artık ağızlarından salyalar akıta akıta uyuklamakta olan insanları hedef aldılar. Şahane bir seçim gerçekten!
E, oyuncular ezberlerini iyi aktarabildiler pek tabi, çünkü işleri bu ama çoğu zaman hesap edemedikleri birçok şey oldu, daha çok öveyim, elimdeki traj bıçağını dünyanın en önemli buluşu gibi aktarayım da, bana bu işi verenleri daha çok sevindireyim istediler ve sonuçları daha kötü oldu.
Bakın bu elim sonuçlardan sadece bir örnek: “Buradan tek parmağınızla kilitliyosunuz. Bu kadar basit. Aaa hem bu gayet de sağlam ha. Hemen bu canlı yayında bir deneyeyim isterseniz, inanmıyorsanız! Şimdi üstüne çıkıcam ve hiçbir şey olmayacak. O kadar sağlam ki“
Adam yerde, kafasını kırmış, acılar içinde ama işini kaybetme korkusundan “Aslında ben yanlış yaptım, kilitleyemedim tam. Aslında şahane çalışıyor, şahane bir ürün bü” demeye çalışıyor.
Rezalet! Bu şimdi satışı arttırmaya yönelik bir reklam mı yoksa “Aman bu ürünü almayın” veryansını mı?
Pazarlama nedense bizim ülkemizde hep negatif anlamlara çağrışım yapmış. Pazarlamak “ayıp” bir davranış olmuş, apartman girişlerimizde de “Dilenci ve Pazarlamacı Giremez” yazmış.
Bu durumdan birçok çıkarım yapılabilir. Ben şu sonucu çıkarıyorum; Bu kadar negatif çağrışımlara neden olduğuna göre, ülkemizde pazarlama faaliyetleri geçmişten günümüze hep özensiz kullanılmış.
Zorla satma, hedef kitle mi değil mi hiç ikinci kez düşünmeden ısrarla çeşitli yollarla ürünü övmeye çalışma…
Yahu güzel kardeşim, istemiyorum, ilgilenmiyorum diyorum sana. Neden gözüme gözüme sokuyorsun? Neden bile bile ısrarınla beni kendinden soğutuyorsun?
İnteraktif Pazarlama adı altında spam mailing yapılan bir ortamdan bahsediyorum. Evet, 300.000 kişiye ulaştın ama kaç tanesi “35 yıllık tecrübe! Çelik kaplama odun kesme motoru“na ilgi duyuyor?
- “Alacağım varsa bile almayacağım artık!” cümlesini ne çok duymuşuzdur değil mi? Oysa pazarlama bu kadar aptalca kullanılsın diye ortaya atılmış taktikler bütünü değil ki.
Daha önceki yazılarda da defalarca bahsetmiştim; Düşünmeye değmeyecek kadar rutin, gündelik işlerde herkesin yaptığını yapmak, bilinen yoldan gitmeyi alışkanlık haline getirmek beni çok korkutuyor.
Yeri ve zamanı geldiğinde acaba bu kazanmak istemediğim alışkanlık yüzünden şahane fikirleri kaçırır mıyım acaba diye düşünüp, irkiliyorum. Sanki onlarca şahane fikir ürettim de : ) Belki de bu yüzdendir, kim bilir : )
Tamamen psikolojik bu bahsettiğim şeyler. Sosyal baskı ya da şimdiki “trendy” adı ile “Mahalle Baskısı” da hep benzer kökenden geliyorlar.
“Öteki” olalım, başkası olalım, aykırı olalım ya da hep zıt olalım demek istemiyorum. Sadece mümkün olduğunca “kalıp”ladan uzak duralım demek istiyorum. Nietzsche de benzer şeyler söyler; “Başkalarının doğrularını yaşamayın. Kendi düşünce sisteminizi kendiniz yaratın“
Şimdi bu bahsettiğim kalıp diretmesini, baskıyı, özgün karakterin kayboluşunu fiziksel bir deneyle görelim. Bakın ne kadar güçlü!
Alışkanlık insanoğlunun hayatını beyin sağlığını kaybetmeden sürdürülebilmesini sağlayan en önemli özelliklerinden biri. Örneğin içeride pür dikkat çalışırken dışarıda bir kazı çalışması başlar, ilk dakikalarında sizi çıldırtacak gibi olur, “Tam da sırası!” dersiniz. Ama daha sonra, öyle bir an gelir ki, dışarıdan ses gelip gelmediğinin bile farkında olmazsınız. Ama kazı çalışması ve delirtici gürültü hala oradadır. Duymayız, ya da daha doğrusu duyumsamayız.
Bir de şunu düşünün; birçoğumuz görmüştür, bir tanıdığınız evleniyor, düğüne gitmişsiniz. Son ses müzik, dans edenler, bağırışanlar, gülüşenler… Tam bir curcuna. Ama iki masa yanınızda, biraz önce dans pistinde arkadaşlarını kovalayan 5-6 yaşlarındaki minik güzel çocuk, annesi tarafından iki sandalyeyi bir araya getirilerek yapılan yatakta, üzerinde babasının ceketi, mışıl mışıl uyuyor.
Bir eve misafirliğe gidiyorsunuz. İnanılmaz keskin ve kötü bir koku ilk dakikalarda burnunuzu yakıyor. Kokunun kaynağını da bilmiyorsunuz ama dayanılacak gibi değil. Daha sonra sohbete dalıyorsunuz. Ve artık oda sanki hiç kokmuyor. İki dakika sonra bir arkadaşınız eve geliyor ve size “Bu ne koku böyle!” diyerek çaktırmadan burnunu kapıyor.
Şu an soluduğumuz havanın içerisinde milyonlarca bakteri ve virüsün uçuştuğunu birçoğumuz biliyor. Ya hasta olursak, bir anda kanser oluverirsek?