Esnaf ağzı pazarlama taktikleri pek eskidi
Yazan: Selim Yörük |
Pazarlama nedense bizim ülkemizde hep negatif anlamlara çağrışım yapmış. Pazarlamak “ayıp” bir davranış olmuş, apartman girişlerimizde de “Dilenci ve Pazarlamacı Giremez” yazmış.
Bu durumdan birçok çıkarım yapılabilir. Ben şu sonucu çıkarıyorum; Bu kadar negatif çağrışımlara neden olduğuna göre, ülkemizde pazarlama faaliyetleri geçmişten günümüze hep özensiz kullanılmış.
Zorla satma, hedef kitle mi değil mi hiç ikinci kez düşünmeden ısrarla çeşitli yollarla ürünü övmeye çalışma…
Yahu güzel kardeşim, istemiyorum, ilgilenmiyorum diyorum sana. Neden gözüme gözüme sokuyorsun? Neden bile bile ısrarınla beni kendinden soğutuyorsun?
İnteraktif Pazarlama adı altında spam mailing yapılan bir ortamdan bahsediyorum. Evet, 300.000 kişiye ulaştın ama kaç tanesi “35 yıllık tecrübe! Çelik kaplama odun kesme motoru“na ilgi duyuyor?
- “Alacağım varsa bile almayacağım artık!” cümlesini ne çok duymuşuzdur değil mi? Oysa pazarlama bu kadar aptalca kullanılsın diye ortaya atılmış taktikler bütünü değil ki.
Biz Türkler olarak pazarlamayı daha ziyade “esnaf ağzı” dediğimiz yöntemle satmaya çalışıyoruz; Yalancıktan samimiyim, iyiliğini istiyorum rolü yaptığı açık açık belli olan, fiyat listesi diye bir şeyden habersiz, doğru müşteriyi (misal turist) yakalayınca kakalayan, tutturabildiğine satmaya çabalayan, kar etmekten başka ikincil bir amacı olmayan taktikler…
Bu huydan vazgeçilmesi gerek artık. Tüketici sanıldığı kadar bilinçsiz değil. Ne reklamı izliyor ne de senin üç kuruşluk promosyonuna kanıyor artık. Bir fark yaratmalısın ki diğer rakimlerin arasında o zaman tercih edilir olasın.
Yani zaman artık zorla satma zamanı değil tercih edilme zamanı.
Pazarlama aslında daha şeytani, daha farkettirmeden, daha derinden çalışırsa işe yarıyor. Dolaylı taktikler, direk satışa dönebiliyor; kaliteyi arttırma, ürüne bir hikaye yaratma, özellikle niş kitlelere seslenip imrendirme, yaşama alışkanlıklarının içinde vazgeçilmez bir yere sahip olma, statü belirtgeçlerinden olabilme vs vs…
Pazarlama taktikleri akıllıca yönetildiğinde sadece “Ben diğerlerinden ucuzum, ben diğerlerinden iyiyim, beni alın” diyen reklamlardan çok daha verimli sonuçlar alınabiliyor.
Şöyle bir efsane vardır. Pepsi bir sinema salonunu pilot nokta seçerek bir pazarlama taktiği dener. Ağzına kadar seyirci ile dolu salonda oynayan filmde gösterilen her çöl görüntüsünün ardından 1 kare bardağı buz kesmiş ağzına kadar dolu Pepsi resmi gösterilir.
Bildiğiniz gibi saniyede 30 kare fotograf gösterilerek akıcı bir görüntü (film) elde ediliyor (Bkz: frame rate). Bizim bu filmimizdeki, o saniyenin 30′da biri uzunluğunda gösterilen Pepsi’ler izleyenler tarafından farkedilmez ama beyin o kareleri algılar. O an seyircilere sorulmuş olsa büyük ihtimal öyle bir şey görmediklerini söyleyeceklerdir ama beyinleri görür.
Sonuç olarak film arasında çıkan seyirciler, sinema salonunun büfesine saldırırcasına tüm Pepsi stoğunu bitirirler.
Böyle bir deney olmuş mudur, ya da hakkaten seyirciler Pepsi’lere saldırmışlar mıdır bilmiyorum. Ama “Sublinimal Ad (Bilinçaltı Reklamları)” adı verilen kavramın var olduğuna eminim.
Buyrun bir diğer örneğini kendiniz izleyin




on Wednesday, April 23rd, 2008:
Ben de yıllarca pazarlamacı veya reklamlara inanıp evi gereksiz bir sürü şeyle doldurdum.Şu an TV’de yayınlanan tüm reklamlar bana içerik olarak kaliteli,konulu,zevkle izlediğim görsel birer şölen olarak görünüyor sadece.
Reklam iyi yapılmış,biz ikna olup kanmışız ve o ürünü almışız diyelim.Ya üründen hiç memnun kalmamış,bin pişman olmuşsak n’apacağız?
O zaman otomatik olarak şöyle bir sonuç çıkıyor:Diğer reklamlara olan güvenin de sıfıra inmesi..
Şahsi tercihim;almayı düşündüğüm bir ürünü almış,kullanmış ve memnun kalmış birinin tavsiyesine göre hareket etmektir.