Duymuşsunuzdur, bundan 2 yıl önce CBSLast.fm‘i satın almıştı. Yani dünyanın önde gelen medya şirketlerinden biri.
Oysa Last.fm, 2002 yılında, Londra’da bir ofiste start-up olarak başlamıştı. Kısa bir sürede İnternet aleminin en sevilen müzik servislerinden biri olmuştu.
Uluslararası bir şirket bu küçük start-up’u alınca birçok farklı yönelimde bulundu. Kurucularının felsefesine uymayan kararlar da bunlara dahildi büyük ihtimal ama sanırım söz geçiremediler.
Last.fm önce, reklam alamadıkları ülkelerde radyolarını ücretsiz üyelere kapadılar. Kullanıcılarından büyük bir tepki topladılar. Herkesin sevimli alışkanlığı olan Last.fm, paragöz bir siteye dönüşüvermişti kullanıcılarının gözünde.
Daha sonra Techcrunch, Last.fm‘in kullanıcılarının gizli bilgilerini CBS tarafından pazarlanmasına izin verdiğini, gizlice farklı firmaların kullanımına açtığı iddiasını yayınladı.
Geleneksel medyanın geleceği konusunda beyin egzersizi yapmayı pek seviyorum (Bkz: “Görüyorum… Medya evrilecek!“). Bu konu üzerine yazılmış yazılara rastladıkça atlamamak için çaba harcıyorum. Özellikle son zamanlarda Sosyal Medya kavramı üzerine yapılmış analizler üzerinde duruyorum çokça.
Bu egzersizler sırasında Selim Tuncer‘in gazetelerin geleceği ile ilgili şahane bir analizine rastlamıştım bir süre önce ilk önce onu paylaşmak istiyorum ve ardından o yazıda geçen, Ali Saydam‘ın derleyip toparladığı “Gazeteleri değerlendirmenin 41 farklı yolu” başlıklı çalışmasını iletmek istiyorum;
Sosyal medyanın öyle içine girdik ki artık geleneksel medya (mass media) olarak adlandırılan ana kanaldan birçoğumuz oldukça uzaklaştı.
NTV‘de yayınlanan “Haydi Gel Bizimle Ol” programına konuk olan Okan Bayülgen şöyle diyordu;
Artık gençler televizyon izlemiyor. Biraraya geldiklerinde önlerinde laptop ve İnternet…
Bahsettiği gençler tam olarak bizleriz. Yani “biz” derken bu ve benzer yazıları okuyanlar, FriendFeed, Twitter ve Digg gibi servisleri kullanıp, Webrazzi, Düğümküme gibi blogları takip eden, Pilli Network‘ü soğuran bizlerden bahsediyorum.
Okan Bayülgen şunu da ekliyor
Önümüzdeki dönemde en büyük söz sahibi içerik üretenler olacak. IP-TV’nin yükselişi, diğer yandan Youtube ve benzerleri…
Bayülgen haklı, televizyondaki bu içerik kıtlığına yeni nesil gençler derman olacak, bu çok açık. Ama bu ancak üretmekle olabilir.
Geçen yazıda bahsetmiştim; “Artık esnaf ağzı pazarlama” işe yaramıyor. Evet, gerçekten de öyle. Yani “Bizim ürün çok şahane bi’ bak, bi’ dene ne olur, ucuzuz da ha!” anafikrinden öteye gitmeyen reklam ve pazarlama stratejilerinden bahsediyorum.
Pazarlama konferanslarının aranan ismi Seth Godin her fırsatta, artık TV ve benzeri kitle iletişim araçalarıyla (mass-media mecralarıyla) sürdürülen pazarlama tekniklerinin körlüğe yol açtığını söylüyor. Haklı, çünkü kitle iletişim araçları, uçlardaki insanları yok sayıp ortalama insanlara reklam sunmayı hedefliyorlar. Çünkü böylece daha çok kişiye ürünlerinin reklamını ulaştırmış oluyorlar. Ortalama her zaman çoğunluğun yığıldığı yerdir çünkü.
Geçen yazıda bahsettiğim 30bin kişiye ulaşan elektrikli odun kesme motorun reklamını yapan spam maili düşünün acaba ortalama insanlara gönderilen bu iletiyi kaç kişi “Hmm, alsam mı acaba” diye okumuştur?
Ya da şöyle düşünelim, ürününüzü direk yollarla övmek artık ne kadar farklındalık yaratıyor? Neredeyse tüm markalar bunu söylemiyor mu; “Benimki daha iyi“.
Geçmişte olsak işe yaramaya devam edebilirdi bu taktik ama artık eskiden olduğu gibi 3-5 marka arasından seçim yapmıyoruz ki. Yüzlerce marka aynı şeyi söylüyor, fark ne?
Bazı pazarlamacılar baktılar ki, 10-15 saniyelik “Ben en iyisiyim, süperim beni al” reklamları artık işe yaramıyor, mükemmel(!) bir yaratıcılıkla “Madem bunlar işe yaramıyor, uzatalım yarım saat reklam yapalım, dizi gibi olsun” formatını buldular. 15 saniyelik reklamda kurulan cümleyi yüzlerce kere, yarım saat boyunca tekrar edince satabiliriz zannettiler. Ne garip! Ne akıllıca bir çözüm!
Sorunun kurdukları cümlede olduğunu kavrayamayıp, “Az geliyor insanlara bu reklam, çok çok izletelim“in çözüm olduğun düşündüler. İnanılacak gibi değil!
Üçüncü kalite oyunculara ezberlettikleri “övgü” cümleleriyle yarım saat boyunca, gecenin bir yarısı artık ağızlarından salyalar akıta akıta uyuklamakta olan insanları hedef aldılar. Şahane bir seçim gerçekten!
E, oyuncular ezberlerini iyi aktarabildiler pek tabi, çünkü işleri bu ama çoğu zaman hesap edemedikleri birçok şey oldu, daha çok öveyim, elimdeki traj bıçağını dünyanın en önemli buluşu gibi aktarayım da, bana bu işi verenleri daha çok sevindireyim istediler ve sonuçları daha kötü oldu.
Bakın bu elim sonuçlardan sadece bir örnek: “Buradan tek parmağınızla kilitliyosunuz. Bu kadar basit. Aaa hem bu gayet de sağlam ha. Hemen bu canlı yayında bir deneyeyim isterseniz, inanmıyorsanız! Şimdi üstüne çıkıcam ve hiçbir şey olmayacak. O kadar sağlam ki“
Adam yerde, kafasını kırmış, acılar içinde ama işini kaybetme korkusundan “Aslında ben yanlış yaptım, kilitleyemedim tam. Aslında şahane çalışıyor, şahane bir ürün bü” demeye çalışıyor.
Rezalet! Bu şimdi satışı arttırmaya yönelik bir reklam mı yoksa “Aman bu ürünü almayın” veryansını mı?
Jim Carrey‘in oynadığı, 1998 yapımı, Truman Show adlı filmi izleyenler bilecektir, filmin ana konusu -hayali- bir televizyon programıydı. Program, doğumundan itibaren, yaşamının her saniyesi etrafındaki milyonlarca kamera tarafından kaydedilen Truman adlı bir kişinin hayatından oluşuyordu.
Senaryoya göre, kaydedilen bu görüntüler canlı olarak tüm dünya ile paylaşılıyordu ve program adeta bağımlılık yaratmıştı. İnsanlar Truman’ın hayatını bir dizi gibi izliyorlardı. İşin garip tarafı ise Truman bir kurgu ürünü olduğunu, hayatının her aşamasının ancak bir dizi sahnesi kadar gerçek olduğunu ve yaşamının her dakikasının canlı olarak yayınlandığının farkında değildi.
Truman Show adlı bu film tam anlamıyla “post-modern” medyaya yönelik, ironik bir eleştiriydi. Eğer filmin yazarı Andrew Niccol‘a bu kurgunuz gerçek olacak deseydik pek garip karşılamazdı sanırım.
İşte Justin.tv, abartısız Truman Show’un İnternet’e yansımış şekli. Tek farkı hayatı kameralara alınanlar bu eylemden haberdar.