Televizyon ve toplum ilişkisi

Yazan: Selim Yörük |

Her evdeki mevcudiyeti kanuni zorunlulukla sağlanıyor gibi görünen televizyon hiç şüphesiz çağımızın en güzide(!) zaman öldürgeçlerinden. Her geçen gün karşısında geçirilen süre artıyor. Her yeni gün daha fazla kişi bağlanıyor, alışıyor, tutkunu oluyor.

Bazıları televizyonun cavur icadı olduğunu düşünürken bazıları da bizi aptala döndüren bir makina olarak tanımlıyor. Malesef her iki görüşe de katılmıyorum. “Cavur icadı” tamlamasını kullananlar için bir açıklama yapmama hiç gerek yok sanırım. Televizyona “Aptal kutusu bu! Kapatın. Kullanmayın” diyen idealistlere hak vermek olası değil. Araç-gereçlerin mevcudiyeti bir tehlike olarak görülemez bana kalırsa. Tehlike onları kullananlarla birlikte başlar aslında. Yani aptal olan televizyon değil onu aptalca kullanandır. Bu yüzden televizyonu hayatımızdan çıkarıp atmak, sosyal ve kültürel aktivitelere daha fazla zaman ayırabilmek fiş sökmekle değil, mantalite değişikliği ile gerçekleştirilebilir.

Marangozlara kolaylık olması amacıyla üretilen hızar “aptal” birinin elinde soğukkanlılıkla işlenen bir silaha da dönüşebilir. Burada hatalı olan hızar üreticileri midir? Tabi ki hayır. Hızar ya da daha başka bir masum gereç masum olmayan birinin elinde çok tehlikeli bir hale gelebilir. Bunun en iyi örneği etrafındaki en olmadık şeylerden silah yapıp kapana kısıldığı yerden kurtulmayı başaran McGyver‘dır.

Şöyle bir ayrımın altı çizilmelidir. Hızar üreticileri ile televizyon yetkilileri tam anlamıyla karşılaştırılamaz. Hızarın her eve girmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Fakat televizyon adeta her evde bulunması gereken bir demirbaş durumundadır. O halde, sosyal sorumluluk açısından benzer konumlarda oldukları söylenemez. Yani sorumlu olan Arçelik/Philips değil Show TV/KanalD’dir.

Televizyon kanallarının omuzlarına yüklenen bu sosyal sorumluluk zorunlu bir “doğru” yayınlama kuralı getiremez. Bu kuralı, seçimleri ile zahiri olarak var eden izleyici olmalıdır. Sonuçta izleme eyleminden etkilenecek olan kişi kendisi olduğu için asıl sorumluluk kendisindedir. Ve bu yüzden sorumluluğun çerçevesi izleyenin yaptığı seçimlerden ibarettir.

Ticari amaca hizmet eden bir iştiraki “doğru” olması için sınırlayamazsınız. Öldürdüğü kanıtlanmış olan sigaranın üretimi bile yasaklanamamış bir ortamda tüm özel kanalların kendi istekleriyle TRT‘ye dönmesi beklenemez. Özel kanallar kuruldukları günden bu yana maddi bir kazanç sağlayabilme amacı ile kurulmuşlardır. Medya pazarından pay almak için çabalamakta olan bu tüzel kişiler sosyal bir amaçla kurulmadıkları için onlardan “örnek” olmaları beklenemez. Diyelim ki RTUK daha da sertleşti ve “doğru”nun dışındaki hiç bir programa izin vermedi. Ne olur sizce? Bu soruya hiçbir cevap aramadan şöyle bir örnek vermek istiyorum. Uyuşturucunun kullanımı ve satışı yasak öyle değil mi? Ama her köşe başında, barda ve hatta okul önlerinde dahi bulabilirsiniz. Bana kalırsa yasak hiçbir zaman çözüm olmaz. Doğrular kağıt üzerinde değil, beyinlerimizde olmalıdır.

(Bkz: İçki yasağı)

Kısacası bilinçlenmesi gereken izleyenlerdir. Bilinçli bir izleyici/kullanıcı her türlü araç ve gereci “doğru” ve “yarar” yolunda kullanabilir. Bilinçlendirme ise tv kanallarının görevi değil, eğitim sisteminin görevidir.

Not: 10 ya da 15 yıl sonra, bu yazıdaki “televizyon”lar yerine “internet” koyup, yazıyı “İnternet ve toplum ilişkisi” başlığı ile birlikte okuyabilirsiniz (bkz: Görüyorum… Medya evrilecek).

İlgili: , , , , ,

Yorum yap





Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?



Eğlenen & Sunan

© Takipte.com - Yıldızları takip et! | Selim Yörük | Wordpress-TR